Prof.Dr.Erinç Yeldan
04 Haziran 2012 Pazartesi

Türk işgücü piyasalara ne kadar 'katı'?

Son yıllarda bir koroyu gözlerimiz kapalı dinliyoruz: Türk işgücü piyasası çok katıdır. Bu katılığı aşmanın çaresi yapısal reformlar ve esnekleştirmedir. Türkiye'de işgücü piyasası esnekleştirilmedikçe işsizlik sorunu çözülemez... vs vs vs.

Bu sav yoğun bir ses bombardımanı altında her geçen gün daha da yüksek sesle yineleniyor. Peki gerçekler neler? Türkiye'de işsizliğin ana nedeni gerçekten iş yasalarındaki katı mevzuatın bir sonucu mudur? Dolayısıyla çözüm sadece bir yasa değişikliği sorununda mı yatmaktadır?

Yoksa, Türkiye'de işgücü piyasaları her şeyden önce parçalanmış ve kayıt dışılığa itilmiş; işçiler örgütsüzleştirilmiş ve üretkenlik ile ücretlendirme arasındaki bağlantıları kopartılmış; izlenen dışa bağımlı büyüme modeli neticesinde de emek ve istihdam dostu olmayan çarpık, ilkel birikim tuzağına mı saplanılmıştır?

Bu yazımızda kısaca bu sorulara resmi veriler ışığında yanıtlar sunacağız. Öncelikle geçtiğimiz ay içerisinde yeniden gündeme gelen "ulusal istihdam stratejisi" belgesine değinerek yola koyulalım.

Ulusal İstihdam Stratejisi Belgesi
2012-2023 dönemi arasına odaklanan Strateji belgesi dört ana hedef gözetmekte:
İşsizlik oranının 2023 itibariyle yüzde 5 düzeyine indirilmesi,
İstihdam oranının yüzde 50'ye yükseltilmesi,
Tarım dışı istihdamın büyüme esnekliğinin 0.52 düzeyinden, 0.62'ye yükseltilmesi,
Tarım dışı sektörlerde yüzde 29.1 düzeyinde olan kayıt dışı istihdam oranının, 2023 yılında yüzde 15'in altına indirilmesi.

Strateji metni bu hedeflere ulaşmak amacıyla bir dizi politika ekseni önermekte. Ancak, genel doğruların ve hoş sedalı sözcüklerin ardında konu dönüyor dolaşıyor ve bir noktaya odaklanıyor: "işgücü piyasalarının katılıktan arındırılması" ve "esnekliğin arttırılması".

Strateji metnine göre, "işgücü piyasasının esnekliği" kavramı, "üretim döngüsünde meydana gelen değişiklikler ve dalgalanmalara uyum sağlayabilme, çalışanların ise hayat süreçlerinde değişen ihtiyaçlarına uygun olarak iş ve yaşamları arasında denge kurabilme hız ve ölçüsünü" ifade etmektedir. Yani, "esneklik" kavramı aslında bir "çağdaşlık" ve "özgürlük" projesi olarak deyim yerindeyse pazarlanmaktadır.

Öncelikle sıkça dile getirilen bir söylemin geçersizliğini belgelemeye çalışacağız: "Türkiye, istihdam koruma mevzuatı açısından OECD ülkeleri arasında en katı mevzuata sahip ülke konumundadır" (sf. 23).

Sözkonusu sav, OECD tarafından yürütülen ve "istihdam koruma mevzuatı endeksi" diye anılan bir endeksleme çalışmasına dayandırılmaktadır. "Dünyada işgücü piyasalarının esnekliğine ışık tuttuğu" öne sürülen söz konusu endeks "0 ile 6 puan" arasında bir değerlendirmeyle ülkeleri sıralamakta; Türkiye'nin de bu sıralamada toplam 40 ülke arasında "en katı" mevzuata sahip olduğu gözlenmektedir.

Oysa söz konusu endeks yakından incelendiğinde, kavramın aslında iki ana bileşenden oluştuğu görülmektedir: (1) bireysel ve toplu işten çıkarmaya karşı koruma ve (2) geçici istihdam biçimlerinin düzenlenmesine ilişkin mevzuat.

Şimdi öncelikle bu ayırımdan hareketle, "istihdam güvencesinin sağlanması" açısından önemli olan unsurun birinci kategoriye ait olduğu açıktır. Söz konusu tartışma her şeyden önce "işe girme ve işten çıkartılmaya karşı korunma" konusudur. Bu konu üzerine olan iş yasamızdaki mevzuatın doğrudan değerlendirmeye alınması gereklidir. "Esneklik - katılık" tartışmasını doğrudan doğruya (toplu ya da bireysel) istihdam ve iş güvencesi açısından ele aldığımızda ise, Türkiye söz konusu 40 ülke arasında en katı mevzuata sahip olmak şöyle dursun, katılık sıralamasında 24. sıraya "gerilemekte" (!) ve OECD ortalamasında yer almaktadır. OECD'nin verilerinden derlediğimiz aşağıdaki şekilde istihdam güvencesi mevzuatının katılığı açısından Türkiye'nin OECD ülkelerine göreceli konumu açık olarak görülmektedir.


Kaynak: OECD

Ücretler ve Emeğin Üretkenliği Üzerine
Şimdi "esneklik" konusunun bir diğer boyutunu ele alacağız: ücretler - emeğin üretkenliği konusu. Eğer işgücü piyasaları gerçekten çok katı idiyse, o zaman reel ücretlerin zaman içerisinde sabit kalması, yani ekonominin inişli çıkışlı dalgalanmalarından etkilenmemesi (kendi başına hareket etmesi) beklenir.

Ülkemizde ücret düzeyi konusundaki veriler ne yazık ki yeterli kapsamda ve kalitede yayımlanmamaktadır. Biz burada en geniş kapsamlı ve tutarlı olan iki ücret verisini kullanacağız. İlk olarak, Kalkınma Bakanlığı'nın TÜİK verilerine dayanarak sunduğu sanayi sektöründe reel ücret serisini ele almaktayız. Aşağıdaki 1 no'lu Şekil'de sanayi sektöründe reel ücretlerin seyri ile işçi başına üretim (üretkenlik) değerlerinin seyri sergileniyor.

Şekilden, 2005 düzeyi 100 kabul edildiğinde reel ücretlerin 2005 ile 2011'in üçüncü çeyreği itibariyle toplam olarak yüzde 22 arttığı ve 2008'in sonu ile 2009 başında yaşanan ekonomik krizi dönemi haricinde sürekli olarak emeğin üretkenlik kazanımlarının gerisinde seyrettiğini gözlemekteyiz.

Dolayısıyla, sanayi de emeğin ücret gelirleri, üretkenlik artışlarının gerisinde seyretmektedir. Bu gözlem, söz konusu dönemde sanayi emeğinin artan sömürüsünün doğrudan bir göstergesidir.

Şekil 1.


Kaynak: Kalkınma Bakanlığı, Temel Ekonomik Göstergeler

Bunun da ötesinde reel ücretler, kriz döneminde hızla gerilemekte ve sanayi işletmelerinin ücret maliyetlerinin düşürülmesine aracı olmaktadır. Yani, ücretler kriz boyunca son derece esnek olarak hareket etmiştir.

Sonuç olarak, Türkiye işgücü piyasalarının katılığı - esnekliği tartışmalarının iktisadi verilerden ve uluslararası çalışmaların ulaştığı önermelerden bağımsız olarak ele alınmasının yanlış ve yetersiz olduğu ortadadır. "Türk işgücü piyasaları çok katıdır" görüşünün neredeyse bir slogan haline getirildiği ve bağnazlıkla ele alındığı bir ortamda, "ulusal istihdam stratejisinin" hedefleri, "ulusal" kazanımlara değil, işgücü piyasalarımızdaki parçalanmış yapının daha da derinleşmesine ve emeğin sömürüsünün arttırılmasına hizmet edecektir.


Tüm yazarlar için tıklayın

1200
Tasarım / Kodlama : Talha