KRİZİ OKUMAK VE YORUMLAMAK

Haber / Duyuru20 Mart 2009 Cuma

Prof.Dr. İzzettin ÖNDER
Kriz Nasıl Ortaya Çıktı ve Algılandı ?
2008 yılının ikinci yarısında ABD'de gayrimenkul ipotek kuruluşlarında bir sıkıntı yaşandı ve ipotekli borçların tahsilinde aksamaların ve ödeme güçlüğünün ortaya çıktığı görüldü. Önceleri birkaç finansal kuruluşta patlak veren bu aksama, kısa zamanda hızla diğer finans kuruluşlarına yansıdı. Kredi talepleri karşılanmaz oldu ve böylece finans ve banka sisteminde çöküşler baş gösterdi. Finans alanında yaşanan sıkıntılar toplumda tedirginlik yarattı ve zaruri olmayan bazı mal ve hizmetlere olan talep geriledi. Böylece, önce finansal sektörde başlayan daralma ve çöküş, zamanla diğer alanlara da sıçrayarak, işlerin yavaşlamasına, satışların gerilemesine ve, bunun sonucunda da, işten çıkarmalara dönüştü. Ekonomik durgunluk ve çöküş, ABD ile sınırlı da kalmadı, Avrupa ve Japonya gibi gelişmiş ekonomiler başta olmak üzere, zaman içinde tüm dünyaya yayıldı.

Kriz Nasıl Oluştu ?
Kriz derken hep aklımıza yaşanan ani şoklar ya da çöküşler gelir. Oysa, söz konusu şoklar ya da çöküşler anidir, ancak onu hazırlayan sebepler uzun zaman boyutu içinde gelişip, olgunlaşırarak krizleri oluştururlar. Demek ki, kriz dediğimiz son çalkantı, uzun zaman süresi içinde oluşarak biriken damlacıkların patlamasından başka bir şey değildir. O zaman, "Kriz nedir?" sorusuna anlamlı bir arkaplan oluşturmak için, "Kriz nasıl oluşur?" sorusunu sormak gerekir. Bu süreci, yine başa dönerek, ABD'de finansal kesimde oluşan dalgalanma ile anlatabiliriz. ABD'de bazı ipotek şirketleri halka ipotekli kredi kullandırdı. Bu plan büyük rağbet gördü ve halkın büyük bölümü ipotekli kredi ile ev sahibi olmaya yeltendi. Gayrimenkule olan talep ev fiyatlarını yükseltti, bu durum kredilerin de aşırı genişlemesine yol açtı. Ancak, kredinin vadesi geldiğinde görüldü ki, evin piyasa değeri de, ipotekli kredi alan kişinin kişisel kazancı da kredi borcunu karşılamaya yetmemektedir. İşte bu nokta ilişkinin kopması ve zincirleme çöküşün başladığı yerdir. Kredi borçları ödenemeyince finans kurumları zor durumda kaldı, çok büyük finans kuruluşları iflas etti. Topluma yayılan olumsuz görüş, genelde talebin daralmasına ve mal ve hizmet üreten işletmelerin de zor duruma girmesine neden oldu. Bu süreci incelediğimizde şunu görüyoruz ki, finansal sektörün oluşturduğu kredi hacmi reel sektörün kapasitesinin çok üzerinde gelişmiş. Öyle ki, reel sektör kazançları ile kredi borçları ödenemez hale gelmiş; yani, finansal sektör ile reel sektör arasındaki bağ kopmuş, Finansal sektör bir bakıma ekonomi dışına çıkarak hayali alanlarda "köpük" (bu alana asitli fonlar da denmektedir) oluşturmuş, gerçek üretim sektörünün çok dışına çıkıldığı anlaşılıncaya kadar da köpüğün bir değer ifade ettiği anlaşılamamış. Peki, niçin bu akılsızlık yapılmış? Çünkü, finansal kuruluşlar da, aynen mal üreten firmalar gibi, kar ve birikim hırsı ile durmadan yeni ürünleri (kredi, sigorta, ipotek vs.) oluşturarak bunları piyasaya sürer. Bununla da yetinmeyip, oluşturduğu bu finansal araçları kendi özvarlığı gibi kullanarak, bunların karşılığında başka bir finans kuruluşlarından kredi temin eder ya da bu alacağını sigorta eder. Böylece, finansal kuruluşlar birbirine bağlanmış olur. Ana noktada borç ödenmeyince, tüm zincir çöker. İşte, kapitalist hırsla işleyen sistemde aşırı üretim reel sektörde durgunluğa, finansal sektörde de hayali alanlara yayılmaya yol açarak, sonunda patlama ve çöküşe neden olur. Kısacası, kriz bir patlama anıdır; bu patlama ise sistem dinamiklerin uzun süre içinde oluşturduğu dengesizlikler üzerinde gerçekleşerek, sistemi yeni bir raya oturtma sürecinden başka bir şey değildir.

Küresel Kriz Ne Demektir ?
Sistem dinamiklerinin oluşturduğu dengesizlik, açıktır ki, en ileri sistemlerde görülür. Zira, en ileri ve gelişmiş kapitalist sistemlerde reel üretim sektörü çok gelişmiştir ve yüksek üretim kapasitesine sahiptir. Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerde ise üretim düzeyi o denli gelişmemiştir ve toplumsal taleplerin çok üzerinde bir kapasiteye ulaşamamıştır. Bu nedenle, gelişmiş ekonomilerde yaşanan bunalımın niteliği aşırı üretime piyasa bulmak olduğu halde (ki, buna birikim krizi denir); gelişmekte olan ekonomilerde yaşanan sıkıntılar kaynak yetersizliği, yatırımsızlık ve verimsizlikten kaynaklanmaktadır (ki, buna ekonomik gerilik krizi denir). Yeryüzündeki farklı ekonomik gelişme aşamasındaki ülkelerin sorunları farklı olmakla beraber, ticari, sınai ve finansal ilişki ağları ile ekonomiler birbirine bağlanmış durumdadır. Bu itibarla, bir merkezde başlayan kriz söz konusu ilişkler ağının oluşturduğu ortamda diğer ekonomilere de yansımakta ve onları da etkileyebilmektedir. Nitekim, ABD'de finansal sektörde başlayan kriz, elektronik hızla diğer gelişmiş ekonomilerin finansal sektörüne yansımıştır. Aynı şekilde, ABD ekonomisinde mal ve hizmetlere olan talebin gerilemesi de, hem psikolojik olarak, hem de ekonomiler arasındaki ticari ilişkilerle diğer ekonomilere yansımış, oralardaki tüketim ve üretim dengesini sarsabilmiştir. Böylece gelişmiş ekonomilerde hızla yayılan krizden gelişmekte olan ekonomiler de kısmetini almışlardır.

Kriz Karşısında Kimler Panik Yaşadı, Niçin ?
Kriz ortaya çıktığında önce ABD'de banka ve finans sektörünü desteklemek için milyar dolarlık finansal destek projeleri gündeme geldi. Bush döneminde hazırlanan ve Obama dönemine kadar sarkarak genişletilen ve kabul edilen mali destek projesi dışında Lehman Brothers ve AIG gibi büyük finans kuruluşlarının devlet içine alınması da gündeme geldi. ABD'de hazırlanan destek projelerinin temelini bazı güçlü kuruluşların devlete alınması ve zor durumdaki finansal kuruluşlara mali destek sağlanması oluşturmaktadır. ABD'yi izleyen Avrupa ve Japon hükümetleri de, bankalararası kredi işlemlerini destekleyerek ve piyasaya nakit sürerek finansal piyasaları güçlendirmeye çalıştı. Kriz karşısında gelişmiş ekonomilerin aşırı paniğe kapılarak önlem almada birbiri ile yarışa girmelerinin nedeni, günümüz krizinin 1929 Krizi'nden sonra yaşadığımız ikinci küresel kriz olmasıdır. Diğer bir deyişle, gelişmiş ekonomiler bu krizin kapitalist sistem için büyük bir tehlike olduğunu görüp, önlem alınmazsa sermaye kesiminin büyük bir tehlikeye girebileceğini öngördüler. Çünkü kriz, sermayenin yeniden yapılanmasına olanak sağladığı gibi, ortam ve koşulların müsait olması durumunda sermayeye karşı emekçiler için de güçlü bir tarihsel koşul oluşturur. Sermayenin korkusu, yaşanan büyük krizin kısa sürede önünün alınmaması koşulunda, emekçilere büyük bir fırsat kapısının açılacağıdır. Bu panikle sermaye, 1929 Krizi sonucunda alınmayan önlemlerin bu kez tümü ile uygulanması ve emeğin kalkışının önünün alınması çabasına girmiştir.

Küresel Kriz Türkiye'yi Nasıl Etkiler ?
Gelişmiş ekonomilerde baş gösteren kriz, ekonomiler arası ticari, sınai ve finansal ilişkiler kanalı ile tüm ekonomilere, doğal olarak, bu arada da Türkiye'ye yansımaktadır. Krizin Türkiye'de yaratacağı tahribat Batıdaki krizin yansıma şiddeti kadar, Türkiye'nin kriz karşısında alacağı, daha doğrusu alabileceği önleme bağlıdır. Batı dünyasında yaşanan kriz Türkiye'yi maddi olarak sanayi, ticari ve finansal alanda etkileme potansiyeli yaşımaktadır. Bir defa, Türkiye'nin ihracat ürünlerine olan talep gerilediğinden ihracata yönelik sanayi ve ticaret kesimi çökmekte ve buna bağlı olarak istihdam gerilemektedir. Buna ilaveten, Türkiye'nin önemli boyutta cari açığı bulunmaktadır. Bu açığın finansmanı için dış kaynağa ihtiyaç vardır. Gerekli dış kaynağın sağlanabilmesi için faiz haddini yüksek tutmak gerekmektedir. Faiz haddinin yüksek tutulması spekülatif sermayeye teşvik oluştururken, reel yatırımcı sermaye üzerinde olumsuz etki yaratmaktadır. Görülüyor ki, gelişmiş ekonomilerin krizi Türkiye'yi etkilerken, Türkiye'nin içinde bulunduğu gelişmişlik düzeyi bu saldırıyı karşılamaya fazla hazır değildir, çünkü Türkiye'nin büyük cari açığı vardır; ekonomisi yüksek faizi karşılayabilecek kadar verimli değildir; tasarruf oranı düşüktür ve IMF baskısı altında Merkez Bankası kaynaklarını kullanamadığı için hükümetin eli kolu bağlıdır. Krizin bir başka etkisi de fırsatçı davranış sergileyen bazı kuruluşların emekçilrin haklarını gaspeytmeye yeltenmeleri şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Krizin Etkilerine Karşı Türkiye Ne Tür Önlemler Almayı Tasarlamaktadır ?
Krizin etkilerini hafifletmeye yönelik olarak Türkiye'nin alması gereken önlemler tasarrufları artırarak, kapsite kullanım oranını yükselterek istihdam alanını genişletici politikaları uygulamaya koyması olarak belirlenebilir. Kriz dönemlerinde yüksek büyüme oranları yakalanamazsa da, krizin etkilerinin hafifletilmesi ana hedef olmalıdır. Ancak, kriz karşısında hükümetin almaya alıştığı önlemlerde oldukça geç kalınmış olduğu ve bu konuda ciddi hiçbir önlem alınmadığı gözlenmektedir. Ara sıra bazı yetkililer ağzı ile açıklanan önlem tasarılarında emeklilere belirli miktarda kupon, kısa çalışma süresi için yapılan ödemelerde artış, bazı kuruluşlara verilen teşvik belgeleri gibi parçalı uygulamaların yapılacağı ifade edilmiştir. Buna rağmen, ciddi hiçbir önlem alınmamakta ve IMF ile yapılan görüşmelerin sonucu beklenmektedir. Bu arada yerel seçimleri hedeflemiş olan iktidar IMF ile görüşmeleri de askıya almıştır. IMF ile yapılacak muhtemel bir stand-by bütçenin kısılmasına, emekçi haklarının törpülenmesine ve finansal akımların aksamadan sürdürülmesine yöneliktir. Bu nedenle, IMF ile yapılacak bir stand-by emekçilere hiçbir hak sağlamayacağı halde, finans spekülatörlerinin alacaklarını sağlama almış ve ekonomi şekillendirilerek, spekülatörler için güvenli bir piyasa ortamı hazırlamış olacaktır.

Kriz Kimler İçin Fırsat, Kimler İçin Felaket Demektir ?
Her kriz, geçici olarak da olsa, bir şekilde çözülür. Krizin çözülmesi, toplumsal ve ekonomik koşullara bağlı olarak, ya sermayenin yeniden yapılanması şeklinde, ya da emekçilerin sermayeye karşı kalkışı ve üretim ilişkisini ve mülkiyet yapısını değiştirecek şekilde gerçekleşir. Sermayenin yeniden yapılandığı durumda kriz anlık çözülmüş, fakat kriz yaratacak sistem yapısı değişmediğinden, toplum daima krize açık halde tutulmuş olur. Buna karşın, kriz ortamında emekçilerin sermaye mülkiyeti ve üretim biçimini değiştirebildiği durumda sistemin kriz oluşturucu dinamiği ortadan kaldırılmış olur. Öyle gözüküyor ki, 1929 Krizi'nde olduğu gibi, günümüzde yaşanan krizde de sermaye başat olma durumundadır. Böylesi olumsuz gelişmenin sonucu olarak, emekçiler ve halklar baskılanacak, sermayenin de bir bölümü çökertilerek, sermayenin güçlü kesimi yeniden yapılanarak yaşamını sürdürecektir. Böylece, sistem giderek monopolleşecek ve gerek emekçiler, gerekse toplum üzerindeki sömürücü baskısını yoğunlaştıracaktır.

Krizi Emekçiler Nasıl Yorumladı ve Nasıl Direnmeye Çalışıyor ?
Kriz, elverişli ortamlarda, emekçiler için olumlu ortam oluşturarak, hem krizin yükünden kurtulmalarına, hem de üretim ve mülkiyet yapısını dönüştürerek kriz dinamiklerini ortadan kaldırmalarına olanak sağlar. Böyle bir dönüşümün sağlanabileceği en elverişli ortamı savaş veya sair toplumsal çalkantı ve bunalım dönemler oluşturur. Nitekim, geçmişte iki paylaşım savaşı esnasında ciddi siyasal yapı dönüşümleri yaşanmıştır. Günümüz koşullarına baktığımızda geçmiştekilere benzer ciddi sosyal veya siyasal çalkantı ortamının bulunmadığı ortadadır. Buna rağmen, özellikle ülkemiz açısından, sermayenin yıkıcı gücünü dengeleyebilecek ortamların yaratılmasının olanaklı olmasına rağmen, emekçilerin böyle bir açılım üzerinde durmadığı, varolan sermaye mülkiyet ve üretim ilişkisi içinde istihdam kısıntısına gidilmemesi ve krizin yükünün emekçilere yüklenmemesi talepleriyle yetindiği görülmektedir. Oysa, mülkiyet yapısına dayalı olarak gücü elinde tutan sermaye ile bu alanda mücadelenin fazla olası olmadığı ortadadır. Mücadelede izlenen bu yanlış stratejinin, fazla şansı olmamakla beraber, başarılı olması durumunda emekçilerin bir bölümüne kısa dönemde biraz nefes alma olanağı sağlasa da, uzun dönemde bir şey kazandırma potansiyeli taşıdığı düşünülez. Emekçiler, kısa dönemde tabiatıyla istihdam ve özlük hakları üzerinde ısrarla durmalıdır, ancak bu strateji uzun dönemli dönüştürme yaratma stratejisini dışlamamalıdır. Kısa dönemli strateji "sınıf bilinci" üzerinde yürütülürken, uzun dönemli straeji "sistem bilinci" üzerinde yükseltilmelidir. Sınıf bilinci ile yürütülen mücadele, sistem bilincini ve bu yolda sürdürülecek mücadeleyi dışlamamalıdır.
20 Mart 2009 Cuma

Tasarım / Kodlama : Norm Yazılım