GENEL BAŞKAN H.HÜSEYİN KAYABAŞI'NIN KIBRIS YÖNETİCİ SEMİNERİNİ AÇIŞ KONUŞMASI

Başkandan Mesaj29 Haziran 2006 Perşembe

Değerli Başkanlar,
Ülkenin gündeminde ekonomik gelişmeler var. Ben de konuşmama ekonomik gelişmeleri değerlendirerek başlamak istiyorum.

Ekonomiye baktığımızda kara bir tablo ortaya çıkıyor. Pembe yaldızlar dökülüyor.

Düşük döviz kuru, değerlenmiş Türk Parası, ucuz ithalat ve bastırılmış toplumsal talep ile düşürülen enflasyon yeniden yükselişe geçmiştir.

Döviz kurları yükselmeye başlamıştır. Bu da, hem enflasyona iki şekilde olumsuz yansımıştır:
1. Doğrudan ithal edilen ürünlerin fiyatı artmaya başlamıştır.
2. İthalatın yüzde 70'ine yakını ara malı olduğu için yerli ürün fiyatlarının da artmasına yol açmıştır. Yani "maliyet enfasyonu" ortaya çıkmaya başlamıştır.
3. Devletin borç stoku bir anda yüzde 10'un üzerinde artmıştır.Borcun milli gelire oranı ise, yüzde 6.5 oranında artmıştır.

- Düşürülen faizlerin yeniden yükselmesi riski ortaya çıkmıştır.
Böylece, borçlanmanın maliyeti yeniden yükselmeye başlamıştır. Bu da, borçlanma ihtiyacının daha maliyetli hale gelmesine yol açacaktır.

Devletin borç yükü daha fazla artacaktır.
- Cari açığın bu yıl 30 milyar doları aşması beklenmektedir.

Tehlike sınırlarını çoktan aşmıştır.

- Hükümet önlem olarak yakın geçmişte, piyasadan döviz topladığı gibi, bu kez döviz fiyatını frenlemek için döviz satmaya başlamıştır. Bunu Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu eliyle yapmıştır.

İkinci önlem olarak da Merkez Bankası biliyorsunuz faizleri 1.75 puan yükseltti.

Amaç sıcak paranın kaçısını önlemek -Bunlar pansuman önlemler bile değildir. Pansuman yarayı temizler, bu önlemler yarayı gizlemeye yönelik önlemlerdir.Yapısal bir ekonomi politika değişikliğine gerek var.

Türkiye ekonomisinin, üretime yönlendirecek, cari açığını azaltacak, ihracatı teşvik edecek, istihdamı genişletecek bir ekonomik programa ihtiyacı var.

Bakınız, işsizlik oranı yüzde 11'ler seviyesinde görünmektedir. Ancak geçtiğimiz günlerde TİSK işsizlik oranının yüzde 20'ler seviyesinde olduğunu belirtmiştir. Bu çok yüksek bir orandır.

Her geçen gün, sorunları derinleştirmekte, telafisini güçleştirmektedir. Ülkeyi yönetenlerin bir an önce köktenci önlemleri devreye sokmaları gerekmektedir.

Gelinen noktanın bir toplumsal faturası vardır.
Bu faturayı çok büyük ölçüde toplumun çalışan kesimleri ve özellikle de ücretli-maaşlı kesimleri ödeyecektir.

Yani, memur, işçi ve emekli ödeyecektir. Çünkü bu kesimlerin ücret ve maaşları hedeflenen enflasyona göre bağlanmıştır.Ama gerçek toplumsal fatura makro ekonomik dengelerde belirlenen hedeflerden sapma ve toplumsal sorunların ağırlaşması olarak ortaya çıkacaktır.

Bu ülke yakın geçmişte kamplara bölünmenin, bu kamplar arasındaki gerilimin faturasını çok ağır ödedi.Ülkemizde son dönemlerde farklı bir boyutta yeniden kamplar oluşturmaya ve bu kamplar arasındaki gerilimi tırmandırmaya yönelik girişimler var.

Hükümetin özellikle bu konuda çok dikkatli olması gerekmektedir.

Gerilimi tırmandırıcı yaklaşımlardan uzak durması, gerilimi tırmandırmaya çalışanlara da taviz vermemesi gerekmektedir.Hükümetin enerjisini ve dikkatini ülkenin, işsizlik ve yoksulluk başta olmak üzere her geçen artan sorunlarını çözmeye, toplumsal refahı artırmaya yönelik çalışmalara vermesi gerekmektedir. Geçtiğimiz günlerde SONAR adlı bir araştırma şirketi kamuoyu yoklaması yapmıştı.Halkımızın yüzde 50'den fazlası en temel sorun olarak işsizliği görüyor.İkinci temel sorun olarak ise, genel olarak ekonomik sorunları görüyor.Ülkenin gündemine suni biçimde yerleştirilmeye çalışılan konular, halkın gündeminde gerçekten yok.Hükümetin istikrarı, toplumsal huzuru ve barışı bozan yaklaşımlardan uzak durması gerekmektedir.

Demokratik yönetim, katılımcılık niteliği işlemiyorsa totalitarizm niteliği öne çıkar.Yani, çoğunluğun ya da çoğunluğu temsil ettiğini süren iktidarın tahakkümünü ortaya çıkartır.

Katılımcı demokrasi, iktidarın sosyal tarafların, hükümetin oluşturduğu politika ve kararlarda söz sahipliği düzeyini gösterir.Kaldı ki, sosyal tarafları dikkate alma, söz sahibi yapma, kararların isabetini artırırken, toplumsal, barış ve huzurun tesisini de sağlar.

Ne yazık ki, Hükümet bu konuda sosyal tarafları dikkate almak yerine "yetki-iktidar bende ben yaparım olur" yaklaşımı içinde.

İşte bunun son örneği sosyal güvenlik yasası.
Toplumun dolaylı ya da doğrudan neredeyse tamamını ilgilendiriyor.

İlgili kesimleri temsil eden örgütler Emek Platformu adı altında bir oluşumda bir araya gelmişler ve hükümete bu düzenlemeler konusunda uyarılarını ve isteklerini iletiyorlar

Yarın konunun uzmanı hocamız anlatacak, Türk-İş'mizin ve Emek Platformu'nun itiraz ettiği bazı düzenlemeler var. Bu itirazların da haklı gerekçeleri var.

Ama bu uyarılar ve istekler ne yazık ki yok denecek düzeyde dikkate alınıyor.

Yani, konunun tarafı olan sosyal taraflar yok sayılıyor.

Müzakere edilme gereği bile pek duyulmuyor.

Siz bu kadar geniş bir sosyal kesimi dikkate almazsanız, yarın sizi de bu kesimler dikkate almazlar.

Toplumsal barışı da kendiniz sabote etmiş olursunuz.

Değerli Başkanlar,
Ekonomide olduğu gibi çalışma yaşamı ve sendikacılık hareketinde de pembe tablodan söz edemeyiz.

Kabul etmek gerekir ki, tüm dünyada 1990'lı yıllarda sendikacılık hareketinde önemli gerilemeler yaşandı.

Bu gerileme hem üye kaybı bazında hem de kazanılmış hakların kaybı bazında yaşandı.

AB ülkelerinde de gerçekten sosyal haklarda önemli gerilemeler yaşandı.

Ülkemizde de üye bazında çok daha fazla kayıplar yaşandı ve yaşanıyor.

Nedenleri biliyoruz.

Kamu kesiminde örgütlenmiş sendikalar olarak kamunun özelleştirme, taşeronlaştırma daralmasıyla sürekli üye kaybettik.

Kaybetmeye de devam ediyoruz
Sendikalar olarak artık önümüzdeki alan "özel sektör" alanıdır.

Özel sektörde örgütlenmek gerekiyor.

Değerli Başkanlar,
Ancak, şunu kabul etmek gerekir ki, her iklim kendine uygun bir ortam yaratır.

Kamu kesimi sendikacılığının iklimi de ister istemez kendi sendikal anlayışını ve sendikacısını yarattı.

Profesyonel sendikacılık gerçekten sendikal faaliyetlerde bir güvencedir ama kamu kesimine dayanmış, risksiz, örgütlenme kaygısı olmayan , imkanları fazlaca sunan bir sendikacılık da ne yazık ki profesyonellik rahatçılığa dönüştü.

Bununla açıkça yüzleşmek gerekiyor.
Bu kamu kesimi sendikacılığının yarattığı iklimdir.

Ama, şimdi o iklim koşulları değişiyor.

Yani, deniz bitiyor.
Üye azalıyor. Sendikaların mali birikimleri eriyor.

Ama o iklimin yarattığı sendikacılık kültürü ne yazık ki sürüyor.

Öncelikle kamu sendikacılığı ikliminin yarattığı alışkanlıkları ve anlayışı terk etmemiz gerekiyor:

Profesyonel sendikacılığın rahatçılığını terk etmemiz gerekiyor.

Amatör sendikacılığın ruhunu, inancını, azmini yeniden hakim kılmamız gerekiyor.

Ancak ve ancak böyle özel sektörde gerçekten örgütlenmenin ve değişen koşullara uygun yeni sendikal anlayışın kapısını açabiliriz.

Buna yapmazsak, özel sektörde örgütlenme çalışmalarımız, gerçek hedefinden sapar...

İster istemez, kamu sendikacılığının sağladığı imkanları sürdürme doğrultusunda örgütlenmeler gündeme gelir.

Bu tür örgütlenmelerin de ne örgütlediğiniz işçilere, ne işçi sınıfına ne de sendikaya bir yararı olur.
29 Haziran 2006 Perşembe

Tasarım / Kodlama : Talha