GENEL BAŞKAN H.HÜSEYİN KAYABAŞI'NIN 8.OLAĞAN GENEL KURUL AÇIŞ KONUŞMASI

Başkandan Mesaj05 Haziran 2007 Salı

Sayın Milletvekilleri,
Konfederasyonumuzun Sayın Genel Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri,
Sendikalarımızın Değerli Genel Başkan ve Yönetim Kurulu Üyeleri,
Siyasi Partilerimizin Değerli Genel Başkan ve Temsilcileri,
Basınımız Değerli Temsilcileri,
Değerli Delege Arkadaşlarım,
Sendikamızın 8. Olağan Genel Kurulu?na hoş geldiniz diyor, şahsım ve sendikam adına sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Değerli Konuklar,
Sevgili Arkadaşlarım,
Bugün dünyamız ve insanlık için gerçekten de iyimser olamayacağımız olguların yaşandığı bir dönemden geçiyoruz.

Dünya için iyimser olamıyoruz:
Çünkü insanlığın hor kullanımı yüzünden dünyanın yaşanırlığı her geçen gün biraz daha azalmaktadır.
Atmosfer aşırı kirlenmiş ve aşırı ısınmıştır. Küresel ısınma had safhadadır.
Dünya gittikçe çölleşmektedir.
Sadece tarım alanları değil, genel olarak yaşanmaya uygun alanlar sürekli azalmaktadır.
Temiz kullanılır su kaynakları tükenmektedir: Kuraklık ve susuzluk kapıya dayanmıştır.
Dünyayı zenginler ve güçlüler kirletmekte, faturasını yoksullar ve zayıflar çekmektedir.
Çünkü, üçüncü dünyanın üçte biri açtır ve aç sayısı her geçen gün artmaktadır.
Yoksullaşma sadece Afrika?da Asya?da değil, dünyanın her yerinde hızla artmaktadır.
Dünya gelir dağılımı her geçen gün daha fazla bozulmaktadır.
Kontrolsüz nüfus artışı kaynakları gittikçe azalan dünya için büyük sorun olmaktadır.
İşsizlik, küresel ölçekte her geçen gün büyüyen bir sorun haline gelmektedir.
Tek kutuplu hale gelen dünyada ne yazık ki, işgaller, savaşlar, iç savaşlar nedeniyle yüz binlerce insan hayatını yitirmektedir...

Tek kutuplu dünyanın küresel gücü haline gelen, 140 ülkede asker bulundurarak dünya egemenliğine soyunan Amerika ve müttefikleri üyük Enerji Projesi?ni hayata geçirmek için coğrafyamızda peşpeşe müdahale ve işgaller yapmaktadırlar.

Bu işgalin en kanlısı, kardeş kavgasının en şiddetlisi de Türkiye?nin hemen yanıbaşında Irak?ta yaşanmaktadır.

Irak?taki gelişmeler, dünya enerji kaynaklarının yoğunlaştığı coğrafyada yer alan ve petrol ve doğalgazın dağıtımı açısından her geçen gün daha fazla önemli ve kritik bir konuma gelen ülkemizin de istikrarını tehdit etmektedir.

Özellikle ABD?nin ve AB?nin, Irak?ın üç parçaya bölünmesi ve Kuzey Irak?ta bir devlet oluşturma çabaları ülkemizi haklı olarak kaygılandıran, savunma reflekslerini harekete geçiren olgulardır.

Geçtiğimiz günlerde Ankara Ulus?ta 6 kişinin ölümüne, onlarca kişinin yaralanmasına yol açan vahşi terör eylemi Türkiye?nin bu refleksi göstermede ne kadar haklı olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu eylemi yapan canileri de, eylemin arkasındakileride şiddet ve nefretle kınıyoruz.

Bu teröre destek veren iki yüzlüleri bu millet iyi bilmektedir.

Bu ülkeyi terörle korkutarak bir şeylere razı etmeye çalışan bu iki yüzlüler iyi bilmelidirler ki ?kendileri terörün kanında boğulacaklardır? Bu ülke asla onlara taviz vermeyecektir.

Değerli Konuklar,
Değerli Delegeler,
Türkiye bir iki yüzlülüğü ve dayatmayı da,Avrupa Birliği ile ilişkilerinde yaşamaktadır.

Türkiye?nin AB?ye üyeliği konusu Türkiye?de farklı hükümetler döneminde bir devlet politikası olarak yürütülmüştür.

Türkiye Avrupa Birliği?ne üye olmadan Gümrük Birliği?ne giren tek ülke olmuş, bunun ortaya çıkardığı zararı da ne yazık ki sineye çekmiş ve çekmeye devam etmektedir.

Türkiye uzun çabalar sonucu AB?den müzakere tarihi almış ve müzakerelere başlamıştır.

Ama AB Türkiye?yi ucu açık bir müzakere sürecine soktuğu gibi, tam üyelik güvencesi vermemiş, daha önemlisi hiçbir ülkeye öngörmediği kabul edilemez siyasi kriterler ortaya koymuştur.

Bir dönem Türkiye?de anketler AB lehinde çıkarken bugün AB?nin dayatmacı, iki yüzlü tavrı yüzünden AB ile müzakerelerin kesilmesi doğrultusunda çıkmaktadır.

Türkiye?yi oyalayan, Kıbrıs başta olmak üzere, üyelik süreci ile ilgisi olmayan konularda dayatmalarda bulunmaya çalışan AB?nin de, Türkiye?yi yönetenlerin de Türk Halkı?nın bu tepkisini iyi okuması gerekir.

Bir dönem Rahmetli İnönü Amerika?nın Kıbrıs konusundaki dayatmacı tavrına karşı demişti ki: ?Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de bu dünyada yerini bulur? Türkiye?nin AB ile Gümrük Birliği?ni, müzakere sürecini gözden geçirip, sürece son vermesi için artık yeni bir dünya kurulmasına da gerek yoktur.

Türkiye için başka dünyalar zaten vardır.

AB?nin de bunu iyi bilmesi gerekir.

Değerli Konuklar,
Değerli Delegeler,
Ülkemizdeki ekonomik, sosyal tablonun da iyimser olmamızı sağlayacak bir tablo olmadığını görüyoruz.

Ekonomide olumlu gelişmeler yok mu? Elbette ki vardır.

Enflasyonun düşmesinden, ekonominin istikrarlı büyümesine kadar bir dizi olumlu makro gelişmeyi görmezden gelmemiz mümkün değildir.

Yıllardır ödenmeyen çalışanları tasarrufa teşvik fonundaki paraların ödenmesini, geçici işçilere kadro verilmesini nasıl görmezden gelebiliriz.Ama halkımızın sıkıntılarının giderilmediğini de görmezden gelemeyizİşsiz sayısı her geçen gün artmaktadır.

Yoksul sayısı azalmamaktadır.

Kimi araştırmalara göre, nüfusun yüzde 40?ına yakını yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.

Gelir dağılımı bozukluğu sürmektedir.

Tarım kesimi büyük sıkıntı içindedir ve tarım adım adım tükenişe doğru gitmektedir.

Bu da göçü tetiklemekte, kentlerde işsizliği yoksulluğu ve asayişsizliği artırmaktadır.

Tarım ülkesi Türkiye?de gidin marketlere yerli elma bile bulmakta zorlanıyorsunuz.

Türkiye tarımda ithalat ülkesi konumuna gelmiştir.Değerli Konuklar,
Değerli Delegeler,
Hepinizin bildiği gibi, Türkiye 1998 yılından beri çeşitli revizyonlarla IMF denetiminde bir ekonomik program uygulamaktadır.

Bu program ile Türkiye ekonomisinin çarkı ne yazık ki, düşük döviz kuru yüksek reel faiz üzerinde işlemektedir.

Ucuz döviz ile;
-Yerli sanayiye ucuz ithal ara malı sağlanmaktadır, enflasyon düşmektedir.
-Ucuz döviz ve yüksek reel faiz ile belki ülkeye yoğun bir sıcak para girişi de sağlanmaktadır.
Ama ucuz döviz ile ithalat da artmaktadır.

İhracatçımız ucuz döviz kuruyla rekabet edememekte, ithalat-ihracat makası açılmaktadır.
-Ucuz döviz kuru ile yatırım, üretim artmamaktadır.
-İşsizlik ve yoksulluk azalmamaktadır.
Bu sistem, Türkiye insanına değil, daha çok ithalat yapılan ülkelerin insanına iş ve aş sağlamaktadır.

Bu sistem sanal bir cennet sunmaktadır.

Bu ülke insanı sanal cennet değil, yatırım, üretim ve ihracatı teşvik edecek, istihdam yaratan bir ekonomik büyümeyi sağlayacak bir ekonomi politikası istemektedir.

Ülkemize gelecek yabancı sermaye yüksek reel faize, ucuz arsaya, kısa vadeli kazanca değil, kalıcı yatırımlara, istihdam ve üretim yapmaya gelsin istemektedir.

Değerli Konuklar,
Değerli Delegeler,
IMF ile hemen hemen bütün ülkeler yollarını ayırdı.

Türkiye de IMF ile yolunu ayırmakta bizce çok geç kalmıştır.

IMF politikalarını eleştirenler ne yazık ki, iktidara gelince alternatif üretmek yerine, mevcut IMF programını devam ettirmişlerdir.

Biz iktidarda olan ve iktidara aday olan partilere diyoruz ki:
Türkiye?nin temel ekonomik, sosyal sorunlarına çözecek ekonomik programlarınızı ortaya koyun...

İktidara gelince de işin kolayına kaçıp, IMF?ye sığınmayın?

Latin Amerika ülkelerinin yaptığını, Rusya?nın ve diğerlerinin yaptığını Türkiye neden yapamasın.

Halkımız fedakarlığa hazırdır.

Yeterki sizler bu konuda güven verin.

Değerli Konuklar,
Değerli Delegeler,
?Türkiye öz kaynaklarına öncelik veren bir yaklaşımı, politikayı her alanda hayata geçirmelidir? diye düşünüyoruz.

Bu çerçevede Türkiye, kömürden demire, altından gümüşe tüm yer altı servetlerini mutlaka ekonomiye kazandırmalıdır.

Madenciliğin milli gelirdeki payı yüzde 30?lardan, 20?lerden bugün yüzde 1?lere inmiştir.

Madencilik yoğun istihdam yaratan, yüksek katma değer üreten bir sektördür.

İşsizlik sorunu her geçen gün büyüyen ve kaynak sıkıntısı çeken ülkemiz için, yer altı servetlerinin ekonomiye kazandırılması büyük önem taşımaktadır.

Özellikle, enerji sektöründe Türkiye açısından öz kaynaklara öncelik verilmesi hayati bir konudur...

Türkiye yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarına öncelik vermelidir.

Türkiye son dönemde enerjide öz kaynaklarını dışlayan, ithal enerji kaynaklarına öncelik veren bir enerji politikasını, bizim ve sektördeki sivil kuruluşların tüm uyarılarına karşın hayata geçirdi.

Bu politikalar sonucunda, elektrik enerjisi üretiminde doğalgazın payı bir dönem yüzde 50?leri aştı.

Türkiye doğalgaz ile pahalı ve ithalata bağımlı enerji kaynağına mahkum edildi.

Bizim enerji sektörümüz, başka ülkelere katma değer üretti, istihdam yarattı, kaynaklarımız dışarı aktı, özellikle yerli kömür sektörümüz ve kuruluşlarımız büyük sıkıntılar yaşadı.

Mevcut hükümet döneminde geçmişin yanlışlarını telafi eden yani, yerli kaynaklara öncelik veren bir yaklaşım ortaya konuldu.

Hükümetin enerjide yerli kaynaklara öncelik veren uygulamalarının artarak devam etmesini istiyoruz.

Ancak, hükümetin bu süreçteki bazı eksiklerini, sendika olarak bu doğrultudaki bazı taleplerimizi de belirtmeden geçmek istemiyorum:
- Yerli kaynağa ve özellikle kömüre öncelik veriliyorsa, termik santrallara kömür üreten TKİ?nin ve Afşin-Elbistan Linyitleri?nin yenilenme yatırımlarının yapılması, istihdam açığının kapatılması gerekir.
-Taşeronlaştırmanın önüne geçilmelidir.

Ne yazık ki, ülkemizde taşeron uygulaması, ucuz emek koşullarını yaratmak için adeta bir devlet politikası gibi kamu işletmelerinde her geçen gün yaygınlaştırılıyor.

İşkolumuzda da özellikle kamu işletmelerinde yoğun bir taşeronlaştırma yaşanıyor.

Özellikle devlet eliyle işletilmesi ve pazarlanması zorunlu olan bor madenlerinde taşeron işçi sayısı kadrolu işçi sayısının yarısına yaklaşmış durumda.

Böyle giderse, yakında Bor İşletmeleri?nde Eti Holding?in sadece levhası kalacak.

Yani, aslında gizli bir özelleştirme sözkonusu.

Devlet eliyle kölelik düzeninin yerleştirilmesi, Anayasası?nda sosyal hukuk devleti yazan bir ülkede kabul edilemez bir uygulamadır.Hele de, devlet eliyle işletilmesi zorunlu olan bor madenlerinde hiç kabul edilemez diye düşünüyoruz.

Değerli Konuklar,
Değerli Delegeler,
Ülkemizde son günlerde siyasal ve toplumsal düzeyde gerilimler yaşanmıştır.

Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinin öncesi ve sonrasındaki siyasal uzlaşma sağlanamayan ortam, zorunlu erken seçim süreci, Anayasa değişikliği paketi.. gibi konular siyasal-toplumsal bir gerilim yaratmıştır.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde, bir uzlaşmanın sağlanması gerekiyordu.

Ama ne yazık ki bu uzlaşma sağlanamamıştır.

Gerilimleri aşmanın yolu demokrasinin içindedir.

Çözüm demokratik rejim dışında olamaz ve olmamalıdır da.

Demokrasi uzlaşma, hoşgörü rejimidir. Demokrasiyi işler kılmak için siyasal-toplumsal düzeyde uzlaşmaları sağlamak, hoşgörüyü egemen kılmak gerekir.

Demokrasiyi işler kılmak için de, demokratik temsil ve katılım süreçlerinin kanallarını açmak gerekir.

Bu çerçevede;
-Seçim sisteminin seçmenin iradesinin tam olarak Meclis?e yansımasını sağlayacak nitelikte olması gerekir.
-Siyasi Partiler Yasası?nın parti içi demokrasinini işlemesini sağlayacak biçimde olması gerekir.
-Demokratik katılımın en önemli unsuru olan örgütlü toplumun oluşmasının önündeki tüm engellerin kaldırılmış olması gerekir.
Örgütlü toplum ve örgütlü toplumun en önemli yapıları sendikalardır. Siyasal partiler kadar demokrasinin, katılımcı demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır.

Buradan iktidardaki ve iktidara aday olan partilere seslenmek istiyorum:
Eğer toplumsal üretimin toplumsal refaha dönüşmesini, yani gelirin adil paylaşımını istiyorsanız,
Huzurlu, güvenli ve toplumsal kesimleri birbiriyle barışık bir ülke istiyorsanız,
Kayıtdışılıkla etkin bir mücadele istiyorsanız,
Ve en önemlisi katılımcı demokrasinin işlemesini ve demokrasiye sahip çıkan bir örgütlü toplum istiyorsanız, örgütlenmenin-sendikal örgütlenmenin önündeki engelleri kaldırmalısınız.

Örgütlü toplum bir gün herkese gereklidir, ama demokrasiye sahip çıkılması için her zaman gereklidir.

Değerli Konuklar,
Değerli Delegeler,
Çalışma yaşamında sıkıntılar, sorunlar her geçen gün artıyor.

Söylemde sosyal diyalogtan, sosyal uzlaşmadan söz edilmesine karşın, bunun uygulamaya pek yansıtılmadığı bir dönemi yaşadık.

Bunu 4857?nin yasalaşmasında, iş güvencesinin kapsamının daraltılmasında ve özellikle de sosyal güvenlik reformu yasasında yaşadık.

Sosyal Güvenlik Reformu Yasası Anayasa Mahkemesi?nin kararının ardından hükümet tarafından 2008?e ertelendi.

Dileğimiz ve umudumuz bu düzenleme yeniden gündeme geldiği zaman en önemli sosyal taraf olan sendikaların görüş ve önerilerinin dikkate alınmasıdır.

Değerli Konuklar,
Değerli Delegeler,
Son dönemde işverenler tarafından sıkça gündeme getirilen bir kıdem tazminatı konusu var.İşverenler, kıdem tazminatı fonu kurulmasını, işçilerin kıdem tazminatlarının bu fondan ödenmesini, ayrıca kıdem tazminatı gün sayısının en az yarıyarıya azaltılmasını istiyorlar.

İstekler bununla da bitmiyor.

Kıdem tazminatı fonuna işsizlik sigortası fonundan para aktarılmasını istiyorlar.

İşverenlerimizin bir alışkanlığı var: İşlerine gelince Avrupa ülkeleri ile karşılaştırıyorlar, işlerine gelmezse ?Burası Türkiye Avrupa?ya benzemez? diyorlar.

Örneğin, iş güvencesi, örgütlenme özgürlüğü gibi konularda Avrupa Birliği?nin örnek verilmesine karşı çıkıyorlar.

Ama kıdem tazminatı hakkını kısmak için bazı Avrupa Birliği ülkelerinde bizdeki gibi kıdem tazminatı olmadığı örneğini veriyorlar.

Ama aynı ülkelerdeki etkili iş güvencesi sağlayan yasal ve ekonomik koşulları, sendikal hakları söylemiyorlar.

Değerli Arkadaşlarım,
Kıdem tazminatını fona devretmek demek, kıdem tazminatı ile iş güvencesinin bağını koparmaktır.

Kıdem tazminatı hakkı ülkemizde işçi sınıfının en temel kazanımlarından birisidir.

Bu hakka sınırlama getirilmesine sendikalar olarak asla ve asla izin veremeyiz.

Değerli Konuklar,
Değerli Delegeler,
Yine ülkemizde gün geçmiyor ki işsizlik sigortasına ilişkin bir işveren örgütünden açıklama, talep gelmesin.

Bu taleplerin ortak özelliği: İşsizlik sigortası fonunun işverenlerin bir yükümlülüğünü finanse etmekte kullanılmasıdır.

Kıdem tazminatı fonuna kaynak aktarılsın, ilave istihdamlarda işverenin sigorta prim yükümlülüğü bu fondan karşılansın istenmektedir.

Fondaki para deyim yerindeyse onların çenelerini yormakta, iştahlarını kabartmaktadır.

Öncelikle, İş-Kur yönetiminde siz işçileri temsil eden birisi olarak şunu söylemek istiyorum: İşsizlik sigortası fonunun bir kuruşunun amacı dışında kullanılmasına sizlerden aldığımız güç ile asla ve izin vermeyiz, vermeyeceğiz.

Değerli Konuklar,
Değerli Delegeler,
Genel kurulumuzu gerçekleştirirken sendikacılık hareketi olarak çok önemli sorunlarla karşı karşıyayız.

Kimileri sendikaların yaşadığı bu süreci kriz olarak adlandırıyor;
-Dünya genelinde sendikalar son çeyrek yüzyılda önemli kayıplara uğradılar.
Ülkemizde sendikacılık hareketi olarak gelişmiş ülkelere göre sorunlarımız ve kayıplarımız daha fazla.
Çünkü, ülkemizde özelleştirme, yoğun taşeronlaştırma, işçi hak ve özgürlüklerini düzenleyen yasaların anti-demokratik niteliği ve sendikacılık hareketinin çok parçalı yapısı kayıplarımızı artırmaktadır.
Sendikacılık hareketleri tüm dünyada yeni bir silkinişi, şahlanışı sağlayacak arayışlar içindedir.
Bu konuda tartışmalar, arayışlar sürüyor.

Türkiye sendikacılık hareketi olarak sınıfı temsil yeteneğimizi artırmak, yeniden güçlü, mücadeleci bir sendikacılık hareketinin yolunu açmak için ne yapmalıyız?

Çözüm bellidir:
Öncelikle sendikalar olarak işe kendimize çeki-düzen vererek başlamalıyız:
Sendikalar olarak yeni koşullara, yeni iklime göre yapı ve anlayış olarak kendimizi uyarlamalıyız.
İkinci olarak güçlenmeliyiz.
Örgütlenerek ve birleşerek güçlenmeliyiz.
Gerçekten de sendikacılık hareketinin, güçlenmesinin yolu öncelikle örgütlenmek, mutlaka örgütlenmekten geçiyor.
Bu yeni örgütlenme stratejisinin en temel unsuru ?birlikte örgütlenmek?, ?dayanışma içinde örgütlenmek? olmalıdır.
Bu çerçevede Türk-İş bünyesinde geçtiğimiz dönemde hayata geçirilemeyen ?ortak örgütlenme? projesi hayata geçirilmelidir diyoruz.
Ülkemizde sendikal birleşme ve bütünleşmeler konfederatif düzeyde sağlanmalıdır.
Farklı toplumsal kesimleri temsil eden kitle partileri bile birleşirken, aynı sınıfın, işçi sınıfının çıkarlarının savunan konfederasyonlar neden birleşemesin?

Değerli Konuklar,
Değerli Delegeler,
Bazı sermaye teorisyenleri, sendikaların son dönemdeki kayıplarına bakarak ?Sendikaların sonu geldi, artık yeni dünya düzeninde sendikalara yer yok? tezleri geliştirmeye başlamışlardı.

Bu tezleri geliştirenler, sermayenin dizginsizce at koşturacağı sendikasız bir dünya hayali kuranlardır.

Sömürünün, haksızlığın, eşitsizliğin olduğu bir dünyada elbette ki sendikalar hep varolacak.

Eşitsizliklerin, haksızlıkların, sömürünün küresel ve ulusal düzeyde arttığı bu dönemde dünyada ve ülkemizde sendikalara çok daha fazla ihtiyaç var.

Sendikalar olarak daha güçlü, daha kararlı, daha dayanışmacı, daha mücadeleci olmalıyız.

Birlik ve dayanışmamızı her düzeyde güçlendirmeliyiz.

Genel kurulumuzun ülkemize, sendikacılık hareketine ve maden emekçilerine hayırlı sonuçlar getirmesi dileğimle, hepinize saygı ve sevgilerimi sunuyorum.
05 Haziran 2007 Salı

Tasarım / Kodlama : Talha