Kömür Kokan Sahurlar

31 Temmuz  2013 Çarşamba

Hürriyet

İnsan, Cem Karaca’nın “Maden ocağının kıyısında” şarkısındaki gibi, bir ma-den ocağının kıyısında büyüyünce ister istemez her şeyi “kömür” oluyor.

BENİM çocukluğumdaki ramazanlar “kömür” doludur. Evlerin duvarları, okul yolu, top oynadığın yer, saklandığın arka bahçe, hepsi kömür, kömür tozu, ya da kömür ocağından arda kalan kara taşlar. Zonguldak’ın 5 km batısındaki, denize açılan derin bir vadiye kurulu, yılın büyük bölümünde nemli ve yağmurlu olan Kozlu’da geçti çocukluğum. Dik merdivenlerden, sadece yürüyerek çıkılabilen gecekonduların pencereleri, tıpkı günebakanlar gibi vadi yatağındaki maden kuyularına bakardı.

KOCA BİR TAS TARHANA

Hemen bir yer sofrası geldi gözümün önüne. Ortada, nerdeyse hâlâ kaynamakta olan koca bir tas tarhana çorbası. Tahta kaşıklar. Çorbaya, karabiber katmaya bayılırdı babam. Heyecanla koşturan annem ise “Tuzu eksik mi! İyi pişti mi!” diye huzursuzlanır, sofraya en son otururdu. Babam, ağabeyim ve kız kardeşimle sofradayken, ben diğer taraftaki balkondan ezanı beklerdim. Bir gün, sofraya koşarken “Baba! Hoca çok acıkmış, ezanı hızlı okuyor!” demiştim de, yıllarca gülmüşlerdi.

DEVEKUŞUNA MEKTUPLAR

Sahurlardan aklımda kalan ise, Haldun Taner’in her gece radyoda anlattığı “Devekuşuna Mektuplar”dır. Hoşgörüyü, gözardı etmemeyi anlatan çok güzel sohbetlermiş onlar. Sohbetlermiş diyorum çünkü, Annem zorla sahura kaldırdığından mıdır, yoksa uykumun bölünmesinden midir? “Eski ramazanlarda direkler arasında...” diye başlayan sözlere kızar dururdum. Ne garip değil mi! Şimdi eski ramazanları anlatmak. Üstelik birilerinin bana kızacağını bile bile!

BABAM MADENCİYDİ

Babamın, ocaktan sahur için gelip tekrar ocağa döndüğünü de hatırlıyorum. Gece vardiyasıydı demek ki. Eli yüzü kömür karası bir haldeyken, yemek yiyişinden hem ürker, hem de için için üzülürdüm. Başında baret, yanında madenci lambasıyla bir çırpıda yiyip içer, yeniden ocağa dönerdi. Yerin alt katlarından birine. Babamın, biz uyurken çalışmasının, bende ne kadar derin izler bıraktığını yıllar sonra yazmaya başlayınca anladım.

KOMŞULARLA PAYLAŞIRDIK

Çocukluğumdaki ramazanların bir başka özelliği de, insanların birbirlerine ikramlarıydı. Pişirilenden az da olsa mutlaka komşuya sunulurdu. Mahallenin kocaman bir mutfağı vardı sanki. Ramazandan önce bahçede ateş yakılır, imece usulü herkesin yufkası birden hazırlanır, üstelik bu yapılırken, yoldan gelip geçene de mutlaka ikram edilirdi. Bu kadar “bencil” değildi her şey. Evet! Çok da ideal olduğunu söyleyemem tabii, insanlar kapı çalınınca “Kim o?” sorusuna “Ben” yerine “Sen” diyen Mevlevi değilse de, “Ben” den çok “Biz” vardı o zamanlar. Özür diliyorum Haldun Taner ağabey! Affet beni.
*1960 Devrek doğumlu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kozlu’da tamamladı. Fırat Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümü mezunu. Çeşitli radyo kanallarında ve TRT-2 televizyonunda ekonomi programları hazırlayıp sundu. Mükellefiyet ve Göl Dağı adlı romanlarıyla Panta Rei “Eleni’ye Mektuplar” adlı deneme kitabı eserleri arasındadır.

KURAN’DAN ÖĞÜTLER

SAHTE KAN BULAŞTIRILMIŞ GÖMLEK: “Bir de üzerine, sahte bir kan bulaştırılmış gömleğini getirdiler. Yakub dedi ki: Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürükledi. Artık bana düşen, güzel bir sabırdır. Anlattıklarınıza karşı yardımı istenilecek de ancak Allah’tır.” (Yûsuf, 12/18) KAYNAK: KURAN’DAN ÖĞÜTLER- Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları

SURELERE iSiM VEREN AYETLER

KEHF SURESİ: Kuran-ı Kerim’in 18’inci suresidir. Adını mağara anlamına gelen “Kehf” sözcüğünden alır. Sure’nin “8- 27” ayetlerinde mağara arkadaşları manasına gelen, “Ashab-ı Kehf” efsanesinden bahsedilir. Surenin “Mağara arkadaşları” ile ilgili ayetlerinin başlangıç bölümü şöyledir: “...Yoksa sen, (sadece) Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakîm’i mi bizim ibret verici delillerimizden sandın? Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da, “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır” demişlerdi. Bunun üzerine biz de nice yıllar onların kulaklarını (dış dünyaya) kapattık. (Onları uyuttuk) Sonra onları uyandırdık ki, iki zümreden hangisinin bekledikleri süreyi daha iyi hesap ettiğini bilelim. Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz...”

Prof. Dr. Hasan ONAT

Belirsizlik dehlizinde ışık

İNSANOĞLU, evrendeki biricikliğini, özgünlüğünü derinlemesine kavradığı andan itibaren bir tür ürpertici yalnızlık duygusunu içinde büyütmeye başlar. Annesinin-babasının varlığından kuşku duymaz. Annenin-babanın koşulsuz sevgisi olmaksızın var olmayacağını, var kalamayacağını bilir. Bazen onca kalabalığın, onca çokluğun içinde, gittikçe genişleyen evrenin tanımsız boşluğunda sadece ışığı ile varlığını haykıran, kimsenin umursamadığı bir “yıldız”la kendi kaderini aynileştirdiğini fark eder. Evrenin boşluğunun kendisini de yutacağı gibi yine tanımsız, yine belirsiz, yine insanı titreten bir duyguya kapılır...

ZORDUR İNSAN OLMAK

Nihayetinde vardır insan; ne kadar varlık bilincini sürdürebileceğini bilmese de, en azından bu bilinci devam ettiğini müddetçe varlık sahnesinde kalabileceğini düşünür. Bazen kendi varlığından bile şüphe etmek ihtiyacı hisseder. Belirsizliğin ve değişimin başat belirleyici olduğu bir varlık alanında, var kalabilmek için tutunacak sağlam bir dal arar... Zordur insan olmak... Emek ister kendini inşa etmek...

İMAN BİLGİ İŞİDİR

Her canlının ölümü tadacağını bile bile yaşamak gerçekten de cesaret ister... Aslında cesaretin bile farkında olmayı gerektiren de, doğru bilgi ve üst seviyede bilgiye dayalı bilinçtir. İnsani yaratıcılık da, iman da, değerler de en temelde bilgi işidir. İşin gerçeği cesaret de bilgi işidir. İnsan, kendi varlığının farkına vardığı andan itibaren çift kutuplu bir belirsizliğin içinde bulur kendisini. İlk akla gelen gelecekle ilgili belirsizliktir. İnsanoğlu bir yandan ilgisini çeken her şeyi anlamaya, anlamlandırmaya ve açıklamaya çalışırken, diğer yandan da önünü görmek istemektedir. Hayatın istikameti geleceğe doğrudur. Belki de insanı kuşatan bu “belirsizlik”in varoluşsal boyutu hayatla, kendi varlığının farkında olma ile ve geleceği düşünebilme yetisi ile ilgili olmalıdır...
İnsanoğlu, gecenin zifiri karanlığını yaşarken, doğmayabileceğini bilmesine rağmen, büyük bir iştiyakla güneşin doğuşunu bekler. Çoğu zaman bilinç düzeyine taşımak istemez güneşin doğmama ihtimalini. Çünkü şimdiye kadar her sabah doğmuştur güneş. Aslında belirsizliklerden hep rahatsız olmuştur insanoğlu... Yönü geçmişe doğru olan anlama ve açıklama çabaları da biraz belirsizliğin etki alanını azaltma arzusunu içinde barındırmıyor mu? Bilginin insanı özgürleştirmesi, tam da belirsizlikten biraz olsun kurtulduğumuz anlara tekabül etmiyor mu? Bunun için özgüvenin kaynağı doğru/ sağlam/ güvenilir bilgi değil mi?

ALLAH’I UNUTAN KENDİNİ UNUTUR

Belirsizliğin can yakan tarafı geçmişle ilgilidir. İnsan, kendisini geçmişin zifiri karanlığında aramak zorundadır. Geçmiş bizden değil, biz geçmişten uzaklaşırken, gittikçe koyulaşan karanlığın bizi yutmasını önleyebilmek için, gücümüz yettiği kadar geçmişi sürekli yeniden inşa etmeye çalışılırız. Aslında inşa ettiğimiz geçmiş değildir; geçmişten kalan izlerle belleğimizdir. Bu inşa faaliyetini fikir, hadise, zaman, mekan irtibatına özen göstererek gerçekleştirdiğimizde ortaya tarih çıkar. Tarih, geçmişle ile geleceğin kesiştiği noktada başladığı için stratejik bir özellik taşır. Tarihin temelinde her ne kadar insanın geçmişle ilgili doğal algısı mevcut ise de, tarih insanın kendini ve hayatın anlamını arayış serüveninin bir ürünüdür. Müslüman kültürün en önemli açmazlarından birisinin geçmiş ile tarihi özdeşleştirmek olduğunu hatırlatıverelim. Tarihin inşa edilmiş bir söylem olduğunu bilmeyenler, geçmişin dehlizlerinden çıkamazlar... Geçmişle ilgili belirsizliğin, muğlaklığın insanı cezbeden bir tarafı da vardır: İnsan, geride kalan malzemelerle kendini inşa etmek zorundadır. Böyle bir sürecin farkında değilsek, geçmiş tıpkı bir özne gibi bizi biçimlendirir; biz de bazı kararlarımızın bizim tercihlerimiz olduğunu zannederiz.
Eğer insanın kendini inşa etmek durumunda olduğunun farkında isek, o zaman iş değişir: Geçmiş bize, cömertçe istediğimiz bütün verileri sunar. Geçmişin depolarında yok yoktur. Ancak o dehlizlerde güvenli şekilde yürüyebilmek, oralardan sağ salim çıkabilmek, insanın kendisinin ışık olmasına, kendi ışığını yaratmasına bağlıdır. Kur’an uyarıyor: Allah’ı unutanlar, kendilerini de unutmuş olurlar. (Haşr, 19) Kendi varlığının farkında olmayanlar, Tanrı’nın da, tarihin de, değerlerin de farkında olamazlar.
31 Temmuz  2013 Çarşamba

Tasarım / Kodlama : Talha